İçerik Başlıkları
- 1 Sorun: Varlık Barışında İspat Yükü Neden Tartışmalı?
- 2 Kanuni Zemin: “Hiçbir Suretle İnceleme Yapılmaz” Hükmü ve Sınırı
- 3 Güncel Düzenleme: 7582 Sayılı Kanun ve Kurumlar Vergisi Kanunu Geçici 19. Madde
- 4 Danıştay’ın Baskın Görüşü: İspat Yükü Mükellefte
- 5 Karşı Görüş: Beyan Tek Başına Koruma Sağlar mı? (Bölge İdare Mahkemeleri)
- 6 VUK m.3/B Ne Diyor? İspat Külfeti Kime Aittir?
- 7 Mülkiyet Hakkı ve Ölçülülük: AYM ve AİHM Boyutu
- 8 Değerlendirme: Aşamalı İspat Yükü Modeli
- 9 Sık Sorulan Sorular
- 9.1 Varlık barışında ispat yükü kime aittir?
- 9.2 Varlık barışı beyanı vergi incelemesini ve tarhiyatı durdurur mu?
- 9.3 VUK m.3/B ispat yükünü nasıl dağıtır?
- 9.4 Geçici 85, 90 ve 93. maddeler arasında ispat açısından fark var mı?
- 9.5 Mülkiyet hakkı varlık barışında ispat yükünü nasıl etkiler?
- 9.6 Güncel varlık barışı (7582 sayılı Kanun) ispat yükünü değiştirdi mi?
- 10 Sonuç
Varlık barışında ispat yükü, uygulamada mükellef ile vergi idaresi arasındaki en çetin uyuşmazlıklardan biridir. Mükellef, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu‘nun geçici 90 veya geçici 93. maddesi kapsamında varlık bildiriminde bulunup vergisini ödediğinde, kanun “bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamaz” güvencesini verir. Ancak idare, incelemede tespit ettiği kayıt dışı hasılatı bu güvencenin dışında sayıp tarhiyat yaptığında kritik soru doğar: beyan edilen varlığın kayıt dışı ticari kazançtan kaynaklandığını (illiyet bağını) kim ispatlamalıdır? Kısa cevap şudur: Danıştay 3. Dairesinin 2024-2025 tarihli baskın içtihadı ispat yükünü mükellefe yüklemekte; buna karşılık bölge idare mahkemelerinin bir kısmı ile doktrindeki baskın görüş, matrah farkını somut delille ortaya koyma külfetinin idarede olduğunu savunur. Ancak bu ikinci görüşün varlık barışı özelinde henüz Danıştay içtihadına dönüşmediğini, bölge idare mahkemelerinin tarhiyatı kaldıran bu kararlarının Danıştay tarafından istikrarla bozulduğunu baştan belirtmek gerekir. Önemle vurgulanmalıdır ki yürürlükteki güncel varlık barışı, 7582 sayılı Kanun’la Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen geçici 19. maddedir (Resmî Gazete: 04.06.2026, sayı 33270) ve bu düzenleme, Danıştay’ın yıllar içinde yorum yoluyla geliştirdiği illiyet bağı esasını doğrudan kanun metnine taşımıştır. Bu yazıda sorunu, güncel 7582 sayılı Kanun’u merkeze alarak; Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihadı ile doktrin ışığında inceliyoruz.
Sorun: Varlık Barışında İspat Yükü Neden Tartışmalı?
Uyuşmazlığın tipik seyri şöyledir: Mükellef hakkında (çoğunlukla banka hareketleri, kargo/otomasyon verileri veya e-ticaret satışları nedeniyle) vergi incelemesi başlar. İnceleme sürerken mükellef, varlık barışı kapsamında Türkiye’de sahip olduğu değerleri beyan eder ve tahakkuk eden vergiyi öder. İnceleme sonunda düzenlenen vergi tekniği raporunda ise kayıt dışı hasılat tespit edilir ve re’sen tarhiyat önerilir. Mükellef “zaten bu tutarı varlık barışıyla beyan ettim, koruma altındayım” derken; idare “bu kayıt dışı hasılat senin ticari faaliyetinden doğdu, varlık barışı beyanından ayrıdır” der.
İşte tam bu noktada varlık barışında ispat yükü sorunu ortaya çıkar. Beyan edilen tutar ile inceleme döneminde bulunan matrah farkının aynı kaynaktan geldiği (aralarında illiyet bağı bulunduğu) iddiasını kimin kanıtlaması gerekir? Mükellef mi “bu para o kayıt dışı gelirdir” diye ispatlamalı, yoksa idare mi “bu para varlık barışı beyanından farklı, ayrı bir kayıt dışı hasılattır” diye ispatlamalıdır? Cevap, davanın kaderini belirler.
Kanuni Zemin: “Hiçbir Suretle İnceleme Yapılmaz” Hükmü ve Sınırı
Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 90. maddesi (7186 sayılı Kanun) ile geçici 93. maddesi (7256 sayılı Kanun), beyan edilen varlıklar nedeniyle “hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağını” düzenler. Danıştay bu güvenceyi mutlak saymaz; hükmü “beyan edilen varlık nedeniyle” ifadesiyle sınırlar ve mükellefin ticari faaliyeti nedeniyle incelenmesine ve bu faaliyetten doğan kayıt dışı hasılat üzerinden tarhiyata engel görmez.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir yapısal ayrım vardır. 6486 sayılı Kanun’un getirdiği geçici 85. madde (yurt dışı varlık barışı), diğer varlık barışlarından farklı olarak, başka bir sebeple bulunan matrah farkından beyan edilen tutarın açıkça mahsup edileceğini öngörür. Oysa geçici 90 (7186) ve geçici 93 (7256) maddelerinde böyle bir mahsup mekanizması yoktur. Bu metin farkı, Danıştay’ın geçici 90/93 uygulamasında neden daha katı davrandığını açıklar; mesele bir içtihat keyfîliği değil, kanun metinlerinin farklılığıdır. Aşağıda göreceğimiz üzere, yürürlükteki 7582 sayılı Kanun bu mahsup mekanizmasını —illiyet bağına bağlı biçimde— yeniden getirmiştir.
Güncel Düzenleme: 7582 Sayılı Kanun ve Kurumlar Vergisi Kanunu Geçici 19. Madde
Bugün yürürlükte olan varlık barışı, 7582 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen geçici 19. maddedir (Resmî Gazete: 04.06.2026, sayı 33270). Düzenlemeye göre bildirim/beyan 31.07.2027 tarihine kadar yapılabilir ve bildirilen varlıklar bildirimden itibaren iki ay içinde Türkiye’ye getirilir. Vergi oranı, herhangi bir tutma taahhüdü yoksa %5‘tir; varlığın belirli süre sistemde tutulması taahhüt edilirse oran kademeli olarak %4 (1 yıl), %3 (2 yıl), %2 (3 yıl), %1 (4 yıl) ve %0’a (5 yıl) iner. 01.01.2027–31.07.2027 arası bildirimlerde bu oranlara 0,5 puan eklenir.
7582 sayılı Kanun’un en önemli yönü, önceki geçici 90/93 dönemlerinin “mutlak koruma” söyleminin yerine, illiyet bağı temelli koşullu bir koruma-mahsup sistemi kurmasıdır. Kanun, “bildirilen varlıklara isabet eden tutarlara ilişkin hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacağını” düzenlemekle birlikte, inceleme veya takdir komisyonu kararıyla matrah farkı bulunması hâlini üç senaryoya bağlar:
- Fark, bildirilen varlıktan kaynaklanıyor ve bildirilen tutar farka eşit ya da fazlaysa: tarhiyat yapılmaz (tam mahsup).
- Fark, bildirilen varlıktan kaynaklanıyor ama bildirilen tutarı aşıyorsa: yalnızca aşan kısım üzerinden tarhiyat yapılır (kısmi mahsup).
- Fark, bildirime konu varlıklar dışındaki nedenlerden kaynaklanıyorsa: bildirilen tutarlardan mahsup edilmeksizin vergilendirilir (tarhiyat yapılır).
Görüldüğü gibi 7582 sayılı Kanun, Danıştay’ın 7186 döneminde yorum yoluyla benimsediği “koruma yalnızca beyanla ilişkili tutar için geçerlidir” ilkesini artık kanuni metne dönüştürmüştür. Bu, belirsizliği azaltan olumlu bir gelişmedir; ancak ispat yükü sorununu ortadan kaldırmaz, aksine merkezine oturtur: mahsubun uygulanması, matrah farkı ile bildirilen varlık arasında açık ve kesin bir ilişkinin (illiyet bağının) kurulmasına bağlıdır. İşte “bu ilişkiyi kim ortaya koyacak?” sorusu, güncel kanun döneminde de uyuşmazlığın kalbidir.
Danıştay’ın Baskın Görüşü: İspat Yükü Mükellefte
Danıştay 3. Dairesinin 2024-2025 tarihli istikrarlı içtihadına göre, varlık barışı beyanının incelenen dönemdeki kayıt dışı ticari gelirden kaynaklandığını mükellef somut bilgi ve belgeyle ispatlamak zorundadır; aksi halde tarhiyat ayakta kalır. Daire, tarhiyatı kaldıran bölge idare mahkemesi kararlarını bu gerekçeyle istikrarla bozmaktadır.
Danıştay 3. Daire, E. 2023/5859, K. 2025/8, 20.01.2025
“Sözü edilen hükümle mükellefler yönünden bu madde kapsamında bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacağı hususu güvence altına alınmış olmakla birlikte bu düzenlemenin varlığının, mükelleflerin ticari faaliyetleri nedeniyle incelemeye alınmasına ve haklarında ticari faaliyetleri nedeniyle tarhiyat yapılmasına engel teşkil etmeyeceği açıktır. Davacı tarafından … beyan edilen tutarın incelemeye konu dönemde ticari faaliyetinden elde edilen ve beyan edilmeyen gelirine ilişkin olduğu ileri sürülmekte ise de dosya kapsamında bu iddiasını ispatlayacak mahiyette bilgi ve belge bulunmadığı görüldüğünden…”
Aynı ilke, Daire’nin E. 2023/5528 (K. 2025/4583, 17.11.2025), E. 2023/6468 (K. 2025/4877, 26.11.2025) ve geçici 93. madde bakımından E. 2024/1319 (K. 2025/2006, 21.04.2025) sayılı kararlarında da tekrarlanmıştır. Danıştay 9. Dairesi de daha önce, e-ticaret hasılatının kendi kayıtlarından “sadır olduğu” gerekçesiyle aynı yönde karar vermiştir:
Danıştay 9. Daire, E. 2022/724, K. 2023/4040, 26.10.2023
“…anılan tutara ilişkin olarak davacı tarafından varlık bildiriminde bulunulmuş olmasının yürütülen vergi incelemesini sona erdireceğine veya tespit edilen matrah farkları üzerinden resen vergi tarhı yapılmasına engel teşkil edeceğine ilişkin düzenlemenin bulunmadığı…”
Bu hattın mantığı, Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesindeki ispat kuralına dayanır: “iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya normal ve mutad olmayan bir durumu iddia eden ispatla yükümlüdür.” Daire’ye göre “beyan ettiğim varlık, o kayıt dışı gelirdir” diyen mükellef, kendi lehine olan bu iddiayı ispatlamalıdır.
Karşı Görüş: Beyan Tek Başına Koruma Sağlar mı? (Bölge İdare Mahkemeleri)
Uygulamada bölge idare mahkemelerinin önemli bir kısmı, usulüne uygun varlık barışı beyanının tek başına koruma sağladığı ve aksini —beyanın ticari faaliyetten doğan kayıt dışı hasılatla ilgili olduğunu— idarenin ispatlaması gerektiği görüşündedir. Ancak burada kritik bir uyarı yapmak gerekir: bu görüş, varlık barışı özelinde henüz Danıştay tarafından benimsenmiş değildir. Tam tersine, tarhiyatı kaldıran bu bölge idare mahkemesi kararları, yukarıda anılan içtihatlarda görüldüğü üzere Danıştay 3. ve 9. Daireleri tarafından istikrarla bozulmaktadır. Yani “varlık barışında ispat yükü idarededir” tezi, şu an itibarıyla bir bölge idare mahkemesi eğilimidir; Danıştay içtihadına dönüşmüş bir kural değildir.
Bununla birlikte bu eğilimin dayanabileceği daha genel bir içtihat zemini vardır. Doğrudan varlık barışına ilişkin olmasa da, re’sen tarhiyatın niteliğine dair kararlarda Danıştay, idarenin somut tespit yapmadan varsayımla tarhiyat yapamayacağını kabul eder. Örneğin kayıt dışı hasılatın ortaklara kâr payı olarak dağıtıldığı varsayımıyla yapılan bir stopaj tarhiyatında Danıştay 9. Dairesi şu bozma gerekçesini kurmuştur:
Danıştay VDDK, E. 2021/1496, K. 2023/189, 08.03.2023 (kararda aktarılan Danıştay 9. Daire gerekçesi)
“…kayıt dışı bırakılan hasılat bulunduğunun tespiti ile matrah farkı belirlense dahi davacının beyan dışı bırakıldığı ileri sürülen kârını ortaklarına dağıttığı hususunda inceleme elemanı ya da idarece yapılmış somut bir tespit bulunup bulunmadığı araştırılarak ulaşılacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği tabiidir.”
Bu karar doğrudan varlık barışıyla ilgili değildir; kâr payı stopajına ilişkindir. Üstelik Kurul çoğunluğu ısrar kararını onamış, yalnızca karşı oy bu bozma gerekçesini savunmuştur. Dolayısıyla karar, idarenin somut tespit külfetine dair genel bir ilkeye örnektir; varlık barışı için bağlayıcı bir emsal değildir. Aynı genel ilke, değer artışı kazancına ilişkin bir kararda da görülür:
Danıştay 4. Daire, E. 2016/16260, K. 2021/3475, 22.06.2021 (onanan Vergi Mahkemesi gerekçesi)
“…davacı hakkında devre konu hisselerin maliyet bedeline ilişkin yeterli tespitler yapılmadan afaki yorumlarla düzenlenen vergi inceleme raporu esas alınarak yapılan vergi ziyaı cezalı gelir vergisi tarhiyatında hukuka uygunluk bulunmadığı…”
Bu karar da değer artışı kazancına ilişkindir ve varlık barışı bağlamına ancak kıyasen taşınabilir. Varlık barışı özelinde Danıştay’ın mükellef lehine verdiği somut örnek ise bambaşka ve dar bir gerekçeye dayanır: idarece kabul edilip vergisi tahsil edilen bir başvurunun sonradan tartışmaya açılamaması. Danıştay 3. Dairesi, kabul edilen başvuru sebebiyle mükellefin korumadan faydalandırıldığının kabulü gerektiğini, aksinin hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine aykırı olacağını belirtmiştir (E. 2022/2864, K. 2024/6301, 28.11.2024). Ancak bu, bir ispat yükü kuralı değil, idarenin kendi işlemiyle bağlılığına (hukuki güvenliğe) dayanan dar bir istisnadır ve illiyet bağının kim tarafından ispatlanacağı sorusunu doğrudan çözmez.
VUK m.3/B Ne Diyor? İspat Külfeti Kime Aittir?
Sorunun kalbi, VUK m.3/B’nin nasıl okunacağıdır. Hüküm, “olağandışı durumu iddia eden” tarafı ispatla yükümlü kılar. Re’sen vergi tarhında ise bir matrah farkı iddia eden idaredir; yani “kayıt dışı hasılat vardır ve bu, beyan edilen varlıktan değil ticari faaliyetten kaynaklanmaktadır” biçimindeki pozitif ve olağandışı iddiayı ileri süren taraf idaredir. Bu okumaya göre başlangıç ispat külfeti idarededir; mükellef ancak idare somut, hukuken geçerli bir tespit ortaya koyduktan sonra bunu çürütmekle yükümlü hâle gelir. Buna doktrinde “ispat yükünün taraf değiştirmesi” denir.
Vergi hukuku doktrininde baskın olan “normatif teori” de aynı yöndedir: vergi alacağını doğuran veya yükselten olguyu (kayıt dışı hasılat, matrah farkı) idare; alacağı ortadan kaldıran olguyu (istisna, indirim) mükellef ispatlar. Dolayısıyla ilk ispat her zaman idareyle başlar. Aynı ilkenin sahte fatura davalarında da uygulandığı, idarenin somut tespit yapmadan salt varsayımla hareket edemeyeceği yerleşik biçimde kabul edilir. Benzer şekilde Vergi Dava Daireleri Kurulu, kasa-banka transferlerinin tek başına kayıt dışı hasılat sayılamayacağına hükmederek idarenin ispat külfetini vurgulamıştır.
Mülkiyet Hakkı ve Ölçülülük: AYM ve AİHM Boyutu
Konu yalnızca ispat hukukunu değil, Anayasa’nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkını da ilgilendirir. Anayasa Mahkemesi’ne göre vergilendirme, mülkiyet hakkına yönelik bir müdahaledir ve kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük denetimine tabidir; kişiye “aşırı ve bireysel külfet” yüklenemez. Mahkeme, muvazaa nitelemesiyle re’sen ve üç kat cezalı özel tüketim vergisi salınan bir olayda, benzer durumdaki mükelleflere farklı muamele yapılmasını mülkiyet hakkı bağlamında ihlal saymıştır (AYM, Reis Otomotiv Tic. ve San. A.Ş., B. No: 2015/6728, 01.02.2018). Bu karar, idarenin nitelemesinde tutarlılık ve somut dayanak arandığını gösterir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı da meseleyi 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi (mülkiyetin korunması) ekseninde değerlendirir. Mahkeme, mükellefin kendi kontrolü dışındaki ya da somut dayanaktan yoksun bir varsayımın sonucuna katlanmaya zorlanamayacağını kabul eder (Bulves AD/Bulgaristan, B. No: 3991/03, 22.01.2009; Intersplav/Ukrayna, B. No: 803/02, 09.01.2007). Bununla birlikte AİHM, çürütülebilir yasal karinelere prensipte izin verir; yeter ki karine makul sınırda kalsın, mükellefe etkili bir çürütme imkânı ve etkili yargısal denetim tanınsın (Janosevic/İsveç, B. No: 34619/97, 23.07.2002). Buradan çıkan ölçü nettir: idare, mükellefe hiçbir somut emare olmadan saf bir olumsuz vakıayı ispatlatamaz; ancak somut bir tespite dayanan ve çürütülebilir bir varsayım kurabilir.
Değerlendirme: Aşamalı İspat Yükü Modeli
Uygulamadaki tecrübelerimiz ışığında, hukuken en savunulabilir konum, ispat yükünün aşamalı dağıtılmasıdır. Bu model hem VUK m.3/B ile hem AİHM’in Janosevic ölçüsüyle hem de AYM’nin ölçülülük denetimiyle uyumludur:
- Birinci aşama (idare): İdare, kayıt dışı hasılatın varlığını ve bunun beyan edilen varlıkla örtüşmediğini/farklı bir kaynaktan geldiğini somut, hukuken geçerli delille (banka hareketleri, kargo ve otomasyon dökümleri, temsilci beyanı, tutar ve tarih uyuşmazlığı) ortaya koymalıdır. Bunu yapmadan salt “ispatlayamadın” diyerek tarhiyat yapamaz.
- İkinci aşama (mükellef): İdare bu somut tespiti yaptıktan sonra ispat yükü mükellefe geçer. Mükellef, beyan ile inceleme dönemi arasındaki illiyeti (tarih örtüşmesi, tutar aynılığı, kaynağın aynı faaliyet olduğu) somut verilerle gösterebilir. Salt beyanname vermiş olmak tek başına yeterli değildir.
Bu çerçevede, “mükellefin illiyeti ileri sürme ve ispatlama yükümlülüğü hiç yoktur, salt beyanname otomatik koruma sağlar” biçimindeki mutlak sav, güncel baskın Danıştay hattı ve AİHM’in Janosevic ölçüsü karşısında zayıftır. Buna karşılık, “aleyhe olan hususu — kayıt dışı hasılatın varlığını ve beyanla ilişkisizliğini — önce idare somut olarak ispatlamalıdır” biçimindeki argüman hukuken güçlüdür; doktrindeki baskın görüş, re’sen tarhiyata dair genel içtihat, bölge idare mahkemelerinin eğilimi ile AYM ve AİHM’in ölçülülük denetimi bu argümanı destekler. Ne var ki bu görüş, varlık barışı özelinde henüz Danıştay tarafından benimsenmediğinden, dava stratejisinde bir kesinlik değil, savunulabilir bir tez olarak kullanılmalıdır.
Sık Sorulan Sorular
Varlık barışında ispat yükü kime aittir?
Danıştay 3. Dairesinin 2024-2025 tarihli baskın içtihadına göre, beyan edilen varlığın kayıt dışı ticari kazançtan kaynaklandığını mükellef somut belgeyle ispatlamalıdır. Buna karşılık bölge idare mahkemelerinin bir kısmı ile doktrindeki baskın görüş, kayıt dışı hasılatın varlığını ve beyanla ilişkisizliğini önce idarenin somut olarak ispatlaması gerektiğini savunur; ancak bu görüş varlık barışı özelinde henüz Danıştay tarafından benimsenmemiş, aksine bu yöndeki bölge idare mahkemesi kararları bozulmuştur. Uygulamada en savunulabilir görüş, ispat yükünün aşamalı dağıtılmasıdır.
Varlık barışı beyanı vergi incelemesini ve tarhiyatı durdurur mu?
Gelir Vergisi Kanunu geçici 90 ve 93. maddeler, beyan edilen varlıklar nedeniyle inceleme ve tarhiyat yapılamayacağını düzenler. Ancak Danıştay bu güvenceyi mutlak saymaz; mükellefin ticari faaliyeti nedeniyle incelenmesine ve bu faaliyetten doğan kayıt dışı hasılat üzerinden tarhiyata engel görmez.
VUK m.3/B ispat yükünü nasıl dağıtır?
VUK m.3/B, iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya normal ve mutad olmayan bir durumu iddia eden tarafı ispatla yükümlü kılar. Re’sen tarhiyatta matrah farkını iddia eden idare olduğundan, başlangıç ispat külfeti idarededir; idare somut tespit ortaya koyduktan sonra ispat yükü mükellefe geçer.
Geçici 85, 90 ve 93. maddeler arasında ispat açısından fark var mı?
Evet. 6486 sayılı Kanun’un geçici 85. maddesi, bulunan matrah farkından beyan edilen tutarın açıkça mahsup edilmesini öngörür. Geçici 90 (7186) ve geçici 93 (7256) maddelerinde böyle bir mahsup mekanizması yoktur; bu metin farkı, Danıştay’ın geçici 90/93 uygulamasında neden daha katı davrandığını açıklar. Yürürlükteki 7582 sayılı Kanun (KVK geçici 19. madde) ise mahsubu illiyet bağına bağlı biçimde yeniden getirmiştir.
Mülkiyet hakkı varlık barışında ispat yükünü nasıl etkiler?
AYM ve AİHM içtihadına göre vergilendirme mülkiyet hakkına müdahaledir ve ölçülülük denetimine tabidir. İdare, mükellefe somut dayanaktan yoksun bir varsayımın sonucunu yükleyemez ve aşırı bireysel külfet oluşturamaz. Ancak somut tespite dayanan çürütülebilir karinelere izin verilir.
Güncel varlık barışı (7582 sayılı Kanun) ispat yükünü değiştirdi mi?
7582 sayılı Kanun’la Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen geçici 19. madde (Resmî Gazete 04.06.2026, sayı 33270), matrah farkı bildirilen varlıktan kaynaklanıyorsa mahsup, farkın bildirilen tutarı aşan kısmı için tarhiyat öngörür; fark başka nedenlerden doğuyorsa mahsup yapılmaz. Böylece Danıştay’ın illiyet bağı ilkesi kanunlaşmıştır. Varlık barışında ispat yükü sorunu bu sistemde de merkezîdir: mahsup için matrah farkı ile bildirilen varlık arasında açık ve kesin ilişkinin kurulması gerekir.
Sonuç
Varlık barışında ispat yükü sorunu, henüz tam olarak yeknesaklaşmamış bir içtihat alanıdır. Danıştay 3. Dairesinin güncel ve baskın hattı, varlık barışı özelinde ispat yükünü mükellefe yüklemektedir; bölge idare mahkemelerinin aksi yöndeki kararları ise Danıştay tarafından istikrarla bozulmakta, dolayısıyla “ispat idarededir” görüşü varlık barışında henüz Danıştay içtihadına dönüşmemektedir. Buna karşılık doktrinin baskın “normatif teori”si, re’sen tarhiyatın niteliğine dair genel içtihat ile AYM ve AİHM’in ölçülülük denetimi, matrah farkını somut olarak ortaya koyma külfetinin öncelikle idarede olması gerektiğini savunan güçlü bir zemin sunmaktadır. Yürürlükteki 7582 sayılı Kanun (KVK geçici 19. madde) ise bu illiyet bağı esasını artık kanun metnine taşıyarak mahsubu açık ve kesin ilişki şartına bağlamıştır; böylece tartışma ortadan kalkmamış, aksine ispat/illiyet ekseni güncel kanunun da merkezine yerleşmiştir. Bir uyuşmazlıkta en etkili savunma çizgisi, idarenin beyan ile matrah farkı arasında somut bir illiyet ya da ilişkisizlik tespiti yapmadığını ortaya koyarak ispat yükünü idareye iade etmek; mükellef açısından ise beyan ile inceleme dönemi arasındaki bağı (tutar ve tarih örtüşmesi, banka kayıtları) somut verilerle en baştan belgelemektir.








